Müslüman, kazandığını islam dışı yatırımlara harcayan firmada çalışmaması lazım. Domuz eti içki satan gayri islami olanı yaygınlaştıran bir şirkette, başörtülüde biraz onurlu olsun, çalışamazsın denilmeden kendi çalışmasın. Başörtülü kabul edildiğimiz her yerde çalışmak helal mi? Başımı açmıyorsam heryerde olmak mübah mı? Başım örtülü olsun konserede giderim, bara da, tiyatroya da, sinemaya da operayada...Savunduğum inancıma aykırı olması mühim değil ortamın, yeter ki başörtümle gireyim oraya. Müstehcen, hayasız, ahlaksız herşeyi ben yapmadıktan sonra yapılan ortamlarda dururum , yeter ki başörtüm olsun !! Fotoğraflarımı bedenimi yayınlarım, her yerde teşhire açarım, yeter ki başörtüm olsun: Yolsuzluk yapılsın , haram yenilsin; olsun başörtülü çalışabiliyorum ya ... Sahi başörtülü olmaktan başka sorumluluğumuz yok mu? Başörtülü her yere girmeye öyle bir şartlanmışız ki nereye girdiğimizi önemsemiyoruz bile.
( Alıntı )
Aforizma
Tarih:uluslararası sözü dinlenir dişi bir casustur
oysa ben
yahudilerin gaz odalarında öldürüldüklerine inanacak kadar
ne kılıbık ne de devletçiyim
Atilla AKIN
oysa ben
yahudilerin gaz odalarında öldürüldüklerine inanacak kadar
ne kılıbık ne de devletçiyim
Atilla AKIN
Aşkı Şelalerin Açlığına Çeviren Sahir
Gökyüzü bulutlarını terliyor
Atilla Akın
kızıl gelincikler fışkırıyor göğsümden
yağmur düşlesem kan geliyor gözlerine
yeşil çayırlar âvâzlanıyor tepelerde
ben bir ırmağım,patlamış bir ışık ırmağı
zehirli sarmaşıklara dönüyorum önüm kesilince
zıpkın nasıl yürürse gövdeye
öyle yürüyorum karanlık genlere
yürekleri kiralık evlere benzeyen kadınların
gövdelerini erinç koylara(şehvete) demirlemiş kadınların
buruk ve tedirgin bir denize benzettikleri gençliğim
rahvan aşklar,gecikmiş ayrılıklar
gürültülü yakarışlarla dalgalanıyor
terminalerde şizofreni
telefonlarda firari kılan neyse insanı
susamış şiirlerime de tuzlu imgeler katıyor
aşkı
çılgın şelâlelerin açlığına çevirmekten aranıyorum
saklanamam:kalp atışlarımı tekrarlıyor gök gürlemeleri
cesur vadilerin ağzı bağlanmış barajlarla, kaçamam da
yasak kitaplar gibi dolaşıyor ayak izlerim
falaka ya da başka bir şey istemedim
istemedim övgülerini
yakalananlar siyanür hapı içerek kutsadılar sözcüklerimi
sözlerim -ki kınını unutmuş kılıçlardır-
çöllerin suya kanışı kadar güzeldi ölümleri
ey sâhir! ey çılgın! ey zorba şairlik
suskuların bende, barbar ordular biriktiriyor
çıvgın çekirgeler gibi dağılıyor bakışlarım
hangi dala uzansan elimi ısırıyor
otobüs durakları,tren istasyonları,alış-veriş merkezleri
şehrin kurum ve karmaşasını bırakıyor saçlarıma
hanımeli kokularından çıldırmış bir cesaretle
kızgın afİşler ve korsan söyleşilerle yorumladığım sûretimi
şehrin paranoyak duvarlarına yumruklarımla yapıştırıyorum
beni gömmeden aşkı nereye gömersiniz
beni gömmeden aşkı gömemezsiniz
yağmur düşlesem kan geliyor gözlerine
yeşil çayırlar âvâzlanıyor tepelerde
ben bir ırmağım,patlamış bir ışık ırmağı
zehirli sarmaşıklara dönüyorum önüm kesilince
zıpkın nasıl yürürse gövdeye
öyle yürüyorum karanlık genlere
yürekleri kiralık evlere benzeyen kadınların
gövdelerini erinç koylara(şehvete) demirlemiş kadınların
buruk ve tedirgin bir denize benzettikleri gençliğim
rahvan aşklar,gecikmiş ayrılıklar
gürültülü yakarışlarla dalgalanıyor
terminalerde şizofreni
telefonlarda firari kılan neyse insanı
susamış şiirlerime de tuzlu imgeler katıyor
aşkı
çılgın şelâlelerin açlığına çevirmekten aranıyorum
saklanamam:kalp atışlarımı tekrarlıyor gök gürlemeleri
cesur vadilerin ağzı bağlanmış barajlarla, kaçamam da
yasak kitaplar gibi dolaşıyor ayak izlerim
falaka ya da başka bir şey istemedim
istemedim övgülerini
yakalananlar siyanür hapı içerek kutsadılar sözcüklerimi
sözlerim -ki kınını unutmuş kılıçlardır-
çöllerin suya kanışı kadar güzeldi ölümleri
ey sâhir! ey çılgın! ey zorba şairlik
suskuların bende, barbar ordular biriktiriyor
çıvgın çekirgeler gibi dağılıyor bakışlarım
hangi dala uzansan elimi ısırıyor
otobüs durakları,tren istasyonları,alış-veriş merkezleri
şehrin kurum ve karmaşasını bırakıyor saçlarıma
hanımeli kokularından çıldırmış bir cesaretle
kızgın afİşler ve korsan söyleşilerle yorumladığım sûretimi
şehrin paranoyak duvarlarına yumruklarımla yapıştırıyorum
beni gömmeden aşkı nereye gömersiniz
beni gömmeden aşkı gömemezsiniz
Akasya Ağacı
İki papatyaydı gözleri
aklımda tuttuğum bahçelerde büyürdü
kuşları emerdiduvarlar akşamları
papatyalar ufka yürürdü
aklımda tuttuğum bahçelerde büyürdü
kuşları emerdi
papatyalar ufka yürürdü
bana doğru elleri kına tutardı
geyikli gezerdi parmakları saçlarımda
Kutsal Kitap 'tan sahife öper gibi öperken başımı,
bir ırmak koşar karşılardı dudaklarını
tutuşunca güzel tutuşurdu
bir cangıldı çünkü saçlarım
paldır küldür geçerdi zaman önümden
bir de bakardım ki harelemiş gövdemi
ellerimden gürültüyle çıkardı tırnaklarım,
alnım genişlerdi birden
ben yaralarımı överdim uluorta, o silerdi
ben onun en çok bu huyunu severdim
ne zaman yağmur yağsa kokun yükselir topraktan
bir ağaç devrilir o zaman çocukluğumun üstüne
bir kurt gibi ulur yüzüm kendine aynalardan
üşürüm, çok üşürüm, kan puslanır damarlarımda
bir dövme gibi taşıyorum karanlığı sağrımda
yokluğun karanlık, tuz gibi dağılıyor beynimde
hangi pencereden baksam karanlık gözüme batıyor
bir balık gibi çırpınıyor kalbim kafesinde
bir akasya ağacıydı sevdiğim, yemin ederim
tepeden tırnağa aşk kesilirdi dalları kesilince
bir düşünce gibi tutardı güneşi yüzünde
öyle ki sarı kokardı saçları
otların uğultusunda duyarım hâlâ sesini
kelimeleri beğenmezdi çünkü çiçek dökerdi sadece
bir akasya ağacıydı sevdiğim, bunu kimse bilmedi
Atilla Akın
(Berfin Bahar Dergisi 2009/ Mahsus Mahal Dergisi)
Dört Soru
Yarasalardaki içtenlik kimde var
kimde var felâkete kanat çırpan aşk
gemilerin haykırarak
sokulduğu limanlar nerede
nerede boğuşarak dalından düşen yaprakAtilla AKIN
KULE DERGİSİ/Aralık-2002
Vurgusuz Kalmak
Yavaş yavaş yitiriyoruz yitirmek istemediklerimizi
kavîs çizerek dönüyor başlarımız bunalan omuzlarımızda
tadını arıyoruz ilk heyecanını sevilerin
hülyâlar çarpıyor bizi içimiz geçiyor
kabaran duygular sırtımızı dövüyor
dönüp bakmıyoruz bile
nefret ediyoruz çünkü gerçeğimizi anımsamaktan
kavramlarımız yetmiyor iniltilerimizi kavramaya
belli ki vicdanlarımız yoruldu
yaşamın kötürüm olagelmişliğiyle savaşmaktan
renklerimizi sildiğimizden bunaldığımızdan bu yana
şehrin homurtusu uyandırıyor bizi
bir de bakıyoruz ki sabah olmuş
cildimiz buruş buruş saçlarımız geceden solgun
sulanmış söylevler gibi dökülüyoruz sokaklara
ince bir derecikken tabanlarımızı ıslatan kaygılarımız
cesaretle kolladığımız korkularımızla
aç bir ırmağa dönüştüren de bizleriz
tâ ki önüne katana dek bizi aldırmadık
çarpa çarpa parçalandı kalbimiz bahaneden kayalara
fayda etmedi gönülsüz çırpınışlarımız
neye dokunduysak çoraklaştı
hedefine saplanmadı sözlerimiz
bir hayli yavanız yiğitlik çekileli aramızdan
alıntılar serpiştirip duruyoruz hayatımıza okuduğumuz kitaplardan
avuntu olsun diye adamlığımıza
yamaçlarında soluklanabileceğimiz serin kırlar yok
artık
şehrin algısını emerek kısırlaşan kadınların
hiç kimseyle buluşturulmamış hırsı
yani çiçek dokunuşlardan utangaç ve ılık ürperişlerimiz
buluşmadı yazgımızla
her gün biraz daha sıcaktan kavruluyoruz.
yitirdiğimiz özlemidir
yaşamadığımız enfes çağların
zevki vardı tükettik
uzanıp kopardığımız düşsel meyvaların
suçluyuz
biliyoruz suçlandığımızı da
gebe sancısı, şiddetli sıtma, heybetiyle bulantı
karşılık gelmiyor işlediğimiz suçların affına
Atilla AKIN
Aykırı Edebiyat/2011
Atilla AKIN
Aykırı Edebiyat/2011
Rövanş
Yalan yok
yakışmadı hiç çiçek taşımak yakamda
omuzlarımda binbir düşün tomurcuklu hicabından
yangınlara germek gelir içimden kanarcasına
annemin ve babamın yazdığı en güzel şiiri
-kendimi yani-
çizmek de isterdim oysa bulvarlara ve soğuk betona
sımsıcacık bir afrikalının en güleç resmini
kalabalıklar öylesine gelsin geçsin benden ne çıkar
bilirim yok bir maskem adam görünmekten yana
şafakla kıran kırana girdiğim onca rövanş anında
bunca zamandır nice çığlıklar düşürdüm kollarıma
hevesi kursağında kalmış hangi namludur
beni böyle çirkin gösteriyor aynalara
erkekliğime caka satmak adına soruyorum
bir kurşun neye aşikârdır ten buğusundan başka
cevabını versem böbürlendiğime yoracaklar biliyorum
bir kerecik iplediğimi sansınlar istiyorum
susuyorum
düşünün bir kere gökyüzüyle vuruşmak pahasına
kaç yağmur damlası ıslatır ırmakları
haydin
ilkin ırmakların boynunu vurun damla damla
tüyleriyle toprağı ürperten yılanların hıncıyla
sonra razı olayım firâkımdan hıçkıran toprağa
göğsüme kat kat zindan mührü de vurulabilir
şehrin sırtından kan sıçramadan avurtlarıma
Atilla AKIN
NOTA
Kendine ilenmiş bir gövdeyim
bileklerime batıyor sürgün
veren her dal
mazgallarını sel
taşkınlarıyla hatırlayan şehirlere kibirli duruyorsam
yağmurla onanan yaralar
alıyorsam boynuma
naftalin kokusu yükselen
eprimiş çarşaflarıyla fahişelerin de
göğsünü ovayan bir gök
bildiğimden
belki ağzımı açıp oruç
bozarım
sövgülerimi de koyarım
işporta tezgahlarına
leblebi ve baharat kokulu
çarşıların aşeren kadınlığı
yaltakçı
esnaf
bir o kadar çoğul yanımı
suçlarken zabıta tutanaklarına
açlıktan acıyan kamburumdan
soyunurum
her bahar karnıma bir
yumrukla hatırlatır geldiğini
çokça kış uykulu, hayvani
otlakların geyik sürülerine
saldırırken uyanmış kalbim
hazdan gönenir ortasından
çatlayarak
ve haz
iskeletsiz bir beden kadar
yumuşak
tüyden ve ipekten bir şal
gibi kımıldarken altımda
üstümdeki göğü de kolaylıkla
kanatabilirim
terden
ve şehvetten paslı
bekar yastıklarından yazgıma
bulaşan migren
ayaklarımı da kokutuyor
münteha gezdirerek
dağlı istençlere uyanan
çıplaklığım her sabah
aşktan
kendine direnebiliyor böylece
yoksa başıbozukluğumu uluyan
boynum
kaçkınlığım kasıklarımdan
çoktan tellal çıkarırdı
yengisine
bana şarkı söyleten ey
yaşamaklığım uğraşma boşuna
aymazım çokça yıkıldı
omuzlarımdan ezber
biliyorum bunuyor insan en
güzel şeye alıştıkça
oysa ben aklımda tutarım
denizin kokusunu
en son öpüldüğüm ırmak boyunu
bir kovuk neden boştur
yemiş veren kimdir
kadın dedikleri neye
benzer unutmam girilince koynuna Atilla AKIN
BERFİN BAHAR DERGİSİ/Kasım-2009
Leyl-3
Senin de ellerin bir buket çiçeğin yakarışını
ve yakan kırmızı bir kurdelanın türküsünü dinlediğinde
yavru serçelerin kucak açması gibi göğe
büyüyecek en kalabalık yanlarında susturduğun parmakların
alyans bir yüzüğün keskin iç çekişinde
tan yeri ağarır ve gül rengine döner ufuklar
ilkin doğrulup doğuran sonra emziren ellerin
yaslanıp bembeyaz bir örtüye
mum ışığını öptüğünde alnından
ve kızıla
kızıla çalmalı diyorum yüzün
yokluğunda hicran devşirdiğim en mağrur hicabımdan
bir elin hep uykunun koynunda
bir elinse lâl
ninni söylesin iki elin, söylesin bana da
bir beşiğin kulaklarında çınlayan çocuklar hatrına
yanaklarını tırmalasın tırmalasın tırmalasın süt kokan eller
dizlerinde uyusun uyusun uyusun kristal gözler
sadece senin anneliğe çalan derinliğinde
gündüz sarhoş bir adamın yorgunluğudur omuzlarımda
gece gölgelerden mürekkep düşerken perdelere
hayat kapımı çalmayacak sen değilsen bekleyen kapılarımda
çalmayacak, sen değilsen beni uğurlayan kapılarda
bırak, tarih tahrik etsin ikimizi de
yüzünü altı günde güneşe dönenbu gemide
sen uçurtma ol ben gökyüzü
-tersi belki de-
kanat açsak ve tutuşsak elele
olmaz mı leyl
Atilla AKIN
Yalnızlık Sözleri/2008-Haziran-Ağustos
Leyl-2
Hep boğazımda durdu ve belli etti beni
hamur yoğuran kadınların ekmek kokulu elleri
sürmeli gözlerinden sonra leyl
soyundum toprağa ve çıkardım ölüleri
yalnız benim değil leyl
bir güle dudaklarından tutunan rüya
benim değil, tüm dudaklar titrer leyl
bir tebessümde öpülünce çocuk elleri
ve bebek doğuran elleri
inan leyl
kanlı düşlerin ısırdığı bu elma
adem’in çamur kokan gözleri
şahmeranların kursağında mısın leyl
değilse, göğsümde çarpan bu ateş yumruk kimin
ilk günahı mısın leyl bakir güvercinlerin
cennet tadında bir meyvasın leyl
bir günah ve bir tövbe arası
tüm mahremiyetin ortaya dökülmüş
bir yanım üşüyor leyl sen yanım
Atilla AKIN
DİLİRAN/Ekim-2001
Leyl-1
Ah gülleri goncalandı, açmaz oldu kapımda
titreyen mehtabın yüzüne dokunuyor ellerim
içimde ölen kuş gibi bahara özlem dudaklarında
lale solduysa, bülbül sustuysa nasıl güleyim
leyl ölmedi diyorlar o halde mecnun' un emaneti hangi
kadında
açılan hangi kapıdan söyleyin, leyla'ya bürüneyim
ateşten kaçan bir ceylandır yüreğin, durmadan çarpan
kirpik uçlarından aç gözlü sırtlanlar gelir,
ışıksız mezar kentlerinde, ağızlarında ahlar çiğneyen
ney sesidir içimdeki ses, şeytana yasak
dervişin duasına perde; yüzün olacak
ardına bakmadan gidersen sadece şiirlerim ıslanacak
dönersen eğer bir gün şairliğim ölecek
benden sonra eşkıyalar hep kentlerde vurulacak
içimden çekildiğin an düşlerimi çakallar soluyacak
Rahman çiçeklerinden en güzeli; senden sonra zakkumlar
olacak
alçalan her gölgede, hasret uzadıkça uzar
ve kan düşer akşamların eteğine
usandı, sokaklarda seninle çoğalan adımlar
çek al artık beni, bilinmeyen sürgünlerden sürgününe
Atilla AKIN
DİLİRAN/Haziran-2001
Eylüle Mektup
Hırçın bir tebessümle vuruldum alnımdan
utangaç bir akşam kızıllığına döndüğünde yüzün
eylüle dönüşüverdi bendeki tüm hatıralar
yağmur ve çamur kokunca eteklerin
nazenin bir gelincikle sürmelendi gözlerin
kirpik uçlarından dökülünce yıldızlar
eylül
saçların çözülmüş
saçların dökülmüş
hicreti oldun mu göçmen kuşların
eylül
gözlerin inci mercan kayalığı
sevgilisi oldun mu vahşi suların
eylül
dudakların mimoza yaprağı,
yoldaşı oldun mu vahşi suların
eylül
kanatlarında züleyhanın tüy bakışı
penceresi oldun mu kör kuyuların
eylül eylül bakma ne olursun
hazan yaprakları gibi düşüyorum toprağa
aylar geçiyor sen eyklül kalıyorsun
gözyaşın hendek,
gözyaşın ateş,
sol yanımdan düşüp tutuşuyorum Mevla'ya
saçını başını yoldu tüm ağaçlar
gelip kapına durunca öksüz aşıklar
eylül
dağ dağ büyüdü firakın koynumda
vuslatına perde diye yırtılmaz mı dağlar
çak çak edilip sunuldum İbrahim'e
bir yanımdan gülüverip geçince rüyalar
eylül
ellerin bakir
ellerin Meryem
İsa diye yükseliyor Allah'a sunduğun dualar
bir göçebeydi sadece tüm kadınlar
her eylül göğüslere muska diye takılan
eylül
ah deyip çarpan bu yürek
senden sonra susmaz mıydı firakından
eylül
leylsin
günahsın
cezası kevser, içildiğinde başlayan
yazık ki hiç yoksun
Atilla AKIN
KALEMKÂR DERGİSİ/2001
İlençli Bir Yürüyüş
Nevresimlere çocuk kokusu yayan gece
sivri ve topuklu papuçlarıyla kasıklarıma yürüyor
ilençli bir gül kıvrılıyor kanıma, kıvırcık saçlarıyla
kuşku! -yaman bir terzidir yalnızlıkta-
canımı yakıyor
ikircikli kırlangıçlar kesiyor karanlığımdan
kırgınım
tedâvülden kaldırılmış kaşlarımı çatarak
asfaltlanmış yüzümü uykusuz tünellerle örtüyorum
kendime hayranlığım büyüyor siper alın
geyik avlarından umduğunu bulamamış kaplanı
şakağımda kocaltmak işgüzârlığıyla
yürüyorum bıçkın ayaklarımda ormanların korkunç tadıyla
yürüyorum baldırlarıma inen kara sularla
öyle yürüyor, öyle yürüyorum ki barut terliyorum
yürüyüşüm:
hakların ayaklanma tarihi diye geçiyor kitaplara
Atilla AKIN
Mavi Yeşil Dergisi/Eylül-Ekim/2010
Travma
Kovulmuş bir halktır yazgım
içtiğim andlardan ağzım bozuk
kelimeler köpüklü zehirli sıvılardan
bir çıbana benziyor göğsüm kabarık
nereye gitsem kesilmiş bir ceza
işlemem için suçlar karşılıyor beni
tanrının katına yakışmayan bilmem hangi sesimdi
hangi sesimle istedim tenimi
defne yapraklarına bulaştırdım kasıklarımdaki acıyı
teamülden revnak sanarak girdiğim kuyularda
en çok korktuğum kendi çıplaklığımdı
çığlık terledi yürüdüğüm cenin
çocuklarla kamaştırmaya and içmişken dünyayı
ellerimi çekiyorum kadife çiçeklerden
aşk dövmesi ağzımı bozuyorum
inandıkça uçsuz bucaksız
inandıkça çırılçıplak kaldı kalbim
inandıkça yağmalandı koynum
köklerime yürüyen sular böyle duruldu
böyle kaldı boynuma inkâr
Atilla AKIN
Mavi Yeşil Dergisi/Ocak-Şubat/2010
http://www.maviyesildergisi.com
Bol Köpüklü Bir Nehir
Ne zaman sevsem şehrin ululanan baharını
kapısını çalsam bir kadının
bol kahkahalı bir intihar oluyor ellerimin hakkı
onca gök sınadım haydutça onca aşk tüccârı kadın
hüzün sanılırdı göğüslerindeki ahmak ağrı
sırıtkan bir manzara resmiymiş alnımda aşk
hiç olmadı halbuki kösnül öpüşlerden yana terleyişlerim
düşmanlığa sayarım bilinsin bu kibirdir demeyi
kim karşısına almak ister bana sataşmakla
bol köpüklü azgın bir nehri
büyüdükçe kangren gibi artıyor karanlığım
ne ki duvarlara yazılmıştır gerçek sevgilimidir
yaza yaza emin olun
nasıl bağlamıştır dudaklarım
bir mitralyöz tahrik ediyor parmaklarımı
çıplak korkularını âvâza giydiren matruş adamların
sahile esrik bir gülümseme bırakan sular gibi
gidiyorum işte dudakalarımda şiir sağnağı
görkemli omuzlarımda şükür çağıldıyor başım
ellerim ellerim hâlâ beyrut sıcaklığı
Adayış Risalesi
Tüm
vahşetini üstüme alındığım gün dünyanın
gürül
gürül bir şehvetle çıktım alanlara
kanımda
kamçı izleri
içilmiş
antlar, patlayan tomurcuklar
aydınlık
arklara yürüdüm paçalarımı sıvamadan
sıvamadım
çünkü
tabiatın
dengesini bozacak kadar çıplaktım
bahçe
duvarlarından nar çiçekleri taşardı o zaman
karanfil
kokularına bulanmış ve vargücümle
hınca
hınç
vebâlı
aşkı güttüm çarşı pazarlarda
aşk
ki vabâdır bulaşır
döşüme
çiçekler,
utançlı izler çırpan vebâ
yırtık
bir şehri üstüme çatardı
başımdan
aşağı cançekişler ve bıçak
hüzün
çavlanları ayaklarımın altından
köprüsüz
akardı
kokulanan,
koklanan yaralarımdı baharda
geçkin
kızlar, çocuksuz kadınlar, dullar
yatır
korkuluklarında şifâ arayanlar kimlerse artık
ısırgan
otları bastığım yaralarıma
çaput
bağlarlardı
yoktu
benden ad almamış bir dünya
gökle
arası açıldıkça insana yaklaşan
kar,
dolu, yağmur, sulu sepken
ne
dersek diyelim adına
tenimi
buldukça varlık bulurdu ancak
sanmam
beni tatmamış bir damak olsun
sabahın
evlerden esnediği insanlar,
bir
kez daha
güneş
damlayan yaralar görmeden bende,
günahkâr
korsanlarca yargılandım ve günahkâr bulundum.
yankım
kaldı sunaklarda.
cami
avlularına doğru çiseler durur ruhum
Atilla Akın
(Yalnızlık
Sözleri Dergisi/Kasım/2007)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)